TAHTA DİVAN
- ipekliihayat
- 21 Ara 2020
- 2 dakikada okunur
“–Geldik Efendim”
Şoförün sesi ile irkildi birden.
Arka koltukta daldığı düşüncelerinden vaktin nasılda geçtiğini fark etmemişti… Şoför arabanın kapısını açınca yüzüne çarpan sonbahar rüzgarı ile daha bir kendine gelir oldu…
“-Hava serin efendim, paltonuzu alsanız iyi olur…”
Yüzünde bir tebessüm oluşuverdi… Seviyordu bu çocuğun düşünceli, naif hallerini… Minnetle baktı yüzüne ve uzatılan paltoyu geçirdi sırtına…
Dışarı çıkınca daha bir sert hisseder oldu rüzgarı…
“-E tabi yaşlılıkta var” dedi kendi kendine…
Kışın ortasında incecik gömleklerle dolaştığı delikanlılık dönemlerini hatırlayarak.
“-Hiç değişmemiş” diye mırıldandı meydana bakarak… Şoföre dönüp
“-Sen beni burada bekle evlat” dedi…
Ağır adımlarla ilerledi havayı içine çekerek… Sanki azıcık hızlı yürüse etrafta olan biten her şeyi incelemekten eski günleri yad etmekten yoksun kalacakmış düşüncesiyle…
Meydandaki kahve, ağaçlar yerli yerinde duruyordu… Kahvenin bahçesine girdi, sararmaya, yerlere düşmeye başlayan çınar ağacının yapraklarına derin bir iç çekişi ile şöyle bir göz attı.
Kahvenin çırağı “buyurun beyim” diyerek zengin bir müşterinin gelişinin verdiği memnuniyetle karşıladı onu…
Soğuk havaya rağmen dışarda oturmak istedi.
“-Bana bir kahve, şekersiz olsun” dedi… Yılların getirisiydi kendisine şeker hastalığı… Bu yüzdendi kahveyi şekersiz içişi…
Çırak koşar adımlarla girdi kahveye…
Soğuk havayı unutmuş babasının her zaman oturduğu masaya oturmuştu bile… Kahvenin önünden geçen çocuklara ilişti bir an gözü… Kendi çocukluğu geldi gözünün önüne, Annesinin, “Yemek hazır, hadi babanızı çağırın” deyişini, kendisinin ve abisinin koşarak kahvenin önüne gelişini ve bir sevinç babalarını çağırışını…
“-Buyur beyim kahven şekersiz…”
Koca bir yudum aldı kahveden derin bir oh çekti… Mekanlar değişmemiş ama insanlar çoktan değişmişti. Köydeki insan sayısı gittikçe azalmış evlerde sadece yaşlılar kalmıştı… Kahvesinden son yudumu aldı ve içeriye doğru ilerledi…
Tanıdık bir kaç yüz aradı gözleri… Bir köşede hararetle şehirdekilerin muhabbetini yapan adamlara doğru yöneldi… Dert yanıyordu yaşlı adam diğerine ‘’Giden gelmiyor arkadaş, şehrin hareketine ayak uyduran buraları toprağını unutuyor’’… Biran kendinden utandı adam. Ne uzun yıllar olmuştu buralara gelmeyeli… Olduğu yerde durdu selam vermeye utandı… Kahveciye yöneldi kahve parasını ve dolgun bir bahşiş bıraktı… Çocuğun gözlerindeki sevincin tarifi yok, adam geriye dönüp hızla uzaklaştı kahveden…
Nasılda utanmıştı… İhmalkarlığı yüzüne vurulmuştu sanki… O kadar uzun yıllar olmuştu ki köyüne uğramayalı. Hep iş güç önceliği olmuş, kendini de çocukluğunun geçtiği yılları yerleri de ihmal etmişti…
Evin yolunu bulabilecek miydi acaba? Yokuşun başına geldiğinde zar zor nefes aldığını hissetti… Hem yaşlılık hem de yaşadığı heyecan onu yormuştu… Titreyen elleri ile cebindeki anahtarı aramaya koyuldu… Tahta kapının kocaman anahtarını çıkarıp anahtar deliğine yerleştirdi…
Birden gülmeye başladı gözlerine yaşlar dolarak… Ne zaman abisi ile bu kapının önüne gelse birbiriyle kavga ederlerdi kapıyı kimin açacağı konusunda…
Avluya açılan kapıdan içeri girdi… Avlu sararan yerlere düşen yapraklarla dolmuş, avlunun ortasında bulunan kuyu bakımsızlıktan mahvolmuştu…
Eve doğru yöneldi… Annesinin özenle yemekler pişirdiği ocak örümcek ağına dönmüştü… Ailece bu ocağın önüne oturup yer sofrasında keyifle yerlerdi yemekleri… Babasının anlattığı yokluk hikayelerini dinleyerek geçerdi akşamları…
Babasının her akşam oturduğu divan çarptı gözüne birden…
Evde herkesin sözleşmişçesine uzak durduğu sadece babasının oturduğu o asırlık divan…
Günlerdir uykusuz geçirdiği günlerin verdiği baş ağrısının daha bir şiddetlendiğini hissetti… Abisi ile kaldıkları odanın kapısından içeri girerken duvarda asılı olan sararmış resmi görüp bir ah daha çekti derinden…
İki divan vardı odada karşılıklı…
Hep kavga ederlerdi camın önündeki divan için… Sabahlara kadar sohbet ederlerdi bu tahta divanlarda… Baş ağrısı daha bir şiddetlendi, gözlerinin yandığını hissetti… Bu defa tam karşısındaki divana ilişip şöyle bir uzandı… Kuş tüyü yataklarda geçirdiği uykusuz geceleri düşünerek kapatıverdi gözlerini…
Büyükşehirlerin şaşalı hayatlarına kapılıp, memleketini, köyünü ve birçok değerini unutmaya başlamış olan hepimize…
MELİKE KIRTAY KARA

Comments