top of page

BOĞAZINDAKİ YUMRU

Otobüs asfaltı erimiş yolda çukurlara bata çıka ilerliyor. Şoförün yaptığı manevralar çukurlara batmaktan otobüsü kurtaramıyor. Her çukurda otobüs bir kez daha sarsılıyor.

Başını cama yaslamış, çukurların sarsıntılarından rahatsız olmayan tek kişi o. Dalıp gittiği düşünceler onu bu kadar umursamaz yapan. Gittikçe yavaşlıyor şoför ‘’ virajlar çok keskin’’ diye de söylenmeyi ihmal etmiyor. Otobüsün içindeki turist grubu pek bir meraklı yapışıyorlar camlara... Yolun bir tarafı uçurum diğer tarafı dağ... Turistler ellerinde kamera ve telefonlar çekim yapmak için birbiriyle yarışıyorlar.

Gözü uçurumun en dip noktasına takılıp kalıyor. Babası şehre her indiğinde peşinden koşuşu, bende geleceğim diye ısrar edişi ve her seferinde bu virajları dönerken içini kaplayan düşme korkusu geliyor aklına. İçi ürperiyor birden. Babasının elinden tuttuğu o küçük çocuğa dönüşüyor sanki...

Yol boyunca ardı arkası kesilmeyen soruları geliyor aklına ve babasının sabırla her birine verdiği cevaplar...

Şoförün sesi ile irkiliyor birden. Adam tok sesi ile rehbere ‘’ buralar zamanında hep kuraktı, bak şu ağaçlar sonradan ekildi. Söyle turistlere söyle’’ diyerek rehbere talimatlar vermeyi de ihmal etmiyor.

Uzun bir yolculuğun ardından köye giriş yapıyor otobüs. Caminin önünde duruyor. Daldığı düşüncelerden yine şoförün sesi ile sıyrılıyor.

-Geldik, son durak diye var gücüyle bağırıyor şoför. Virajlardan geçerken ki gerginliği sesine yansımış haliyle...

Sırt çantasını alıyor eline. Biranda aklına bu köyden ayrıldığı gün geliyor. Bir elinde poşet içerisinde birkaç parça kıyafet diğer eliyle kız kardeşinin elini sıkıca kavrayışı otobüse bindikleri an...

Anıların zihnini ele geçirmesine izin vermeden hızlı adımlarla geçiyor camiinin önünden. Kahvenin yanından geçerken içerde oturmuş birkaç yaşlı amca çarpıyor gözüne. Sanki herkes, her yer yabancıymış gibi bir his kaplıyor içini. Halbuki kaç akşam babasını çağırmak için dikilmişti bu kahve kapısına, kaç akşam babasının elini tutarak eve dönmüşlerdi keyifle.

Turist kafilesi pansiyona çevrilmiş evlere doğru yönelirken, o tam tersi istikamete, evlerinin bulunduğu yöne doğru yürüyor. Okul dönüşü kardeşiyle bu yolda yarışarak koştukları günler geliyor aklına. Öğretmenin den aldığı aferini annesine söylemek için koştukları, nefes nefese kaldıkları günleri... Boğazına bir yumru takılıyor sanki. Yutkunmak istiyor yutkunamıyor.

Ayakları geri geri gidiyor. Durup birkaç saniye soluklanıyor ve yine yutkunamıyor...

Terk edilmiş evler çarpıyor gözüne... Tanıyor hemen amcasının evini.

Avlusunda aile meclislerinin toplandığı, her bayram sabah kahvaltılarının yapıldığı, babasını büyükşehre çalışmaya yolladıkları günü, bir bir geliyor gözlerinin önüne. Boğazındaki yumru daha bir büyüyor sanki.

Biraz daha ilerleyince kendi evleri çıkıyor karşısına. Yer yer sıvası dökülmüş, çatısı harabeye dönmüş evleri. .. Evin önündeki toprak kurumuş yer yer çatlamış. Annesinin bu bahçede kendi eliyle yetiştirdiği sebzelerden, meyvelerden eser yok şimdi.

Kapı hafif aralık, içeri giriyor.

Babasının ölüm haberini alınca yere yığılıp kalan ve bir daha da kalkamayan annesinin görüntüsü beliriyor gözünde... Gözyaşlarına hakim olamıyor...

-İşte şurada diyor kendi kendine

-işte şurada düşmüştü, eyvah evim yandı demişti. Daha dün gibi...

İlerliyor kurak toprakta ve evin kapısına yöneliyor. Evin kapısı kırılmış, yarı açık duruyor. Girişteki sedir çürümüş, yerlerde birkaç parça eşya öylece savrulmuş. Çürümüş sedirin bir köşesine ilişiyor. Babasının şehre çalışmaya gitmeden önce bu sedir üzerinde oturup kendisine ettiği öğütler kulaklarında çınlıyor.

-Bak oğlum demişti babası burada fakirlik kol geziyor, iş yok, ekmek yok ama büyükşehir öyle mi? Bak amcana nasılda para kazanıp gönderiyor. Bende sizin için gidiyorum. Amcan bana da inşaatta bir iş ayarlamış. Ama giderken gözüm arkada kalmıyor. Sen varsın anana da bacına da sahip çıkarsın. Çok değil bir sene sonra sizi de alırım yanıma...

Ama hiçbir şey babasının dediği gibi olmuyor. Çok değil, iki ay sonra geliyor babasının ölüm haberi. İnşaatın iskelesinde düşmüş ve orada hayatını kaybetmiş...

Acı haber tez ulaşıyor, amcası haberi vermeye geldiğinde annesi bahçede çamaşır yıkıyor. Haberi alır almaz olduğu yere yığılıp bir daha da kalkamıyor. Felç geçirip yatalak oluyor. Aile meclisinin kurulduğu, keyifli günler geçirdikleri amca evinin kapıları bir anda taş duvar kesiliyor.

O anları sanki tekrar tekrar yaşıyor. O günlerde küçük bedeni bu acılarla nasıl sarsıldıysa şimdi de aynısı oluyor...

Yatalak annesi küçük kardeşi ile biranda yapayalnız kalmamanın verdiği yükün ağırlığı tarif edilemez büyüklükte. Çok geçmiyor, annesi bu acıya 3 ay dayanabiliyor. Bir sabah uyandıklarında annesinin cansız bedeni ile karşılaştığında henüz 9 yaşında bir çocuk olması acıyı daha da derinleştiriyor.

O günler nasılda bir bir geçiyordu gözünün önünden. Hem öksüz hem yetim kalınca akrabaları tarafından nasılda ortada bırakıldıklarını, yetiştirme yurduna bırakıldıklarında günlerce nasıl gözyaşı döktüğünü, kız kardeşinden ayrılmak zorunda olduğu gün ranzanın altında, betonun üzerinde saatlerce yatıp acısının soğumasını beklediği günler bir bir geçiyor gözünün önünden... Boğazındaki yumru artık daha da bir acıtıyor... Toparlanmaya çalışıyor ama gücünün olmadığını fark ediyor.

Kimsesizliği, çaresizliğin her çeşidini yaşayarak tutunmuştu hayata. Kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış ama bu topraklara geri dönebilmesi 30 yıl gibi bir süre almıştı. Oturdukları köy artık bir turizm mekanı haline gelmiş, turlar düzenlenir olmuştu.

Çürük sedirden bitkin ve halsiz olarak zorla kalktı. Evden çıktı ve az ileride olan mezarlığa doğru yola koyuldu. Çocukken de hiç sevmezdi mezarlıkları. Hep ürperir, bayramlarda yapılan mezarlık ziyaretlerinden kaçardı. İki tarafı ağaçlarla çevrili yolda ağır adımlarla yürüdü.

Anne ve babasının mezarını bulması çok zaman almadı. İkisi yan yana yatıyordu. Boğazındaki yumru tekrar belirdi. Önce babasının mezarına yöneldi. Eliyle toprağını okşadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

- Emanetlerine sahip çıkamadım baba dedi, annemi de senin gibi bu toprak aldı. Kardeşimi de başka bir aileye evlatlık verdiler. Bense 30 sene sonra ancak karşına gelebildim.

Hıçkırıklara boğuldu, konuşamadı...

Orda ne kadar kaldı, ne kadar gözyaşı döktü bilmiyordu ama hava karamış ve ayaz kendini hissettirmeye başlamıştı.

Babasının mezarına tutunarak zorla doğruldu. Annesinin ve babasının topraklarından birer avuç alıp sırt çantasına koydu. Ayaklarını sürüye sürüye ayrıldı mezarlıktan. Yeniden kahvenin önünden geçip pansiyonların bulunduğu yöne doğru yürüdü. Üzerinde Şen Pansiyon yazan kapıdan içeri girdi. Danışmada oturan yaşlı amca oturduğu yerde uyukluyordu. Selam verdi , sesi kendisine bile yabancı gelmişti.

-Hoş geldin evlat dedi yaşlı adam.

-Boş oda var mı? diye sordu

-Var dedi adam, kaç gece kalacaksın?

-Bir gece dedi , boğazındaki yumruyu yutkunmaya çalışarak güçlükle sadece bir gece...



 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kommentare


Abonelik Formu

Gönderdiğiniz için teşekkür ederiz!

©2020, İpekli Hayat tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page